27 Mayıs 2010 Perşembe

KOp-Art'ın işlerinden bir kaçı =)


Süperkadın'ın Hayal-eti
Beni Sen Güzelleştiriyosun
 Paper dresses
Divine Trash
Neo- Performans
Dada Bizim Dedemiz

KOP- Art'taaaaaaaaaaaaaaan ALSANA!...

2000 yılından bu yana etkinliklerini sürdüren Kop-Art, çekirdek kadrosu Gamze Fidan, Cansu Aybar, Zeynep Turuthan'dan oluşan İstanbul doğumlu bir sanat kollektifi.
'Tasarım bir bütündür' anlayışıyla, üst-baş'tan, kısa filme (Herşey Çöpe Gider, Beni Sen Güzelleştiriyorsun), fanzinden (Al Sana! katalog, LambDaDa), kavramsal yerleştirmelere (Herşey Çöpe Gider, Divine Trash, Art is Anything, Kop-Art is Me! Neoper4mans, Faster Pussy Cat Kill Kill!, Dada Bizim Dedemiz, Süperkadın'ın Hayal-eti) Osman Productions ve Bang! etkileşimli dillere destan p(art)i sahipliğine kadar pek çok 'iş' yapan Kop-art “ Hayal-et'indeki vizyonu gerçekleştirirken, sokak sanatıyla arkadaş, Dada'yla bozmuş, Pop-art'la sevgilidir..
Dogz Star, Soho, Wasp, Resim ve Heykel Müzesi, Scanbul Projesi, SOS Sanat Devleti, Hafriyat, Rotterdam Post Office, KulturPalast Wedding International derken, Aralık 2006’dan bu yana kendi mekanı Kop-Art’tan Al Sana!’da çok boyutlu külliyatını ve işbirlikçilerini alıcısına sunuyor.
Kop-Art, insanın hiç de 'sanat eseri' olmayan 'eser'ler yaratabileceğinin canlı kanıtı.
Anarşist tavrını ‘çöp’ü ve ‘özgür dönüşümü’ gözbebeği yaparak belli ediyor” diyerek kendilerini tanımlıyorlar. Ve gerçektende öyleler. Kendilerine ait küçücük bir mekanda çöp’e sanat katan enteresan, çılgınca ve özgürce işler üreten bu sanatçılar için moda yada sanat piyasasının göz bebeği haline gelmek, aranan sanatçılar olmak önemli değil. Yaptıkları işlerde kendilerinden hayatlarından birşeyler katarak üretmek, dertlerini anlatmak aktarmak aktarırken de öğretmek farkettirmek önemli onlar için. Yaptıkları işler için “ biz denize bir taş atıyoruz o kadar ondan sonrası denize kalmış minik minik halkalar halinde insanlara ulaşabilmesi önemli bizim için” diyolar. Onlar attıkları bu minik taşların yaratmış olduğu zamanla büyüyen halkaların onlara tekrardan dönmesinden yaptıklarının bir yerlere veya birilerine ulaştığını birilerinin farkındalığını uyandırdırğını gördükçe mutlu oluyorlar. Kendi manifestolarında da bizleri süper bir halka içeriside dolaştıran sanatçılar ayrıca Dada’yı ruhlarının içine kadar özümseyen, dadaist sanatçıların yaptıkları işlerden, söyledikleri sözlerden, şiirlerinden, yaşamdaki amaçlarından, yaşadıkları hayatı fazlasıyla benimsemişlerdir. Yapmış oldukları işlerin aslında öyle çokta büyük bütçelerle çıkmadıgını ancak içerisinde barındırdığı anlamın devasa bir boyutta olduğunu söyliyebilirim. Yapmış oldukları işleri kendi mekanlarında da sergilemeye devam eden minik bir sanat galerisini andıran bir mekan içerisinde varlığını sürdürmekte Kop-art.


Bence sizde Kop-art’ın manifesto halkası içerisinde gezmelisiniz :)


Kop-Art=Fashism (K-A=F)
Sanat araciligiyla trendleri belirleyen sessiz dikte zorbaligini yok et.
Break the tyranny of silent dictatorship which determines the trends by utilizing art.

Fashism=TrendFaker (F=TF)
Es geç, ciddiye alma ve yönlendir!
By-pass, fake and manipulate!

TrendFaker=Zeitgeist (TF=Z)
Yaratici iletisimi her haliyle kullan, sinir tanimadan!
Utilize all forms of creative communication, recognize no borders!

Zeitgeist=Dictator (Z=D)
Dünyanin her yerinde uguldayan bir fisilti DiKKAT!
A whisper is the howl of the ultimate power ATTENTION!

Dictator=Projection (D=P)
Bilinçaltindaki ikonlar bir baskasinin elindeki kalemle çizilir.
Icons of the subconscious are drawn by the pen held in someone else s hand.

Projection=Interaction (P=I)
Kendi gibi olmak ve bunu yansitmak, baskasi ve bilinmeyenle iletisimi kaçinilmaz kilar.
Interaction with the other and the unknown is the inevitable destiny resulting from projection of individuality.

Interaction=Creation (I=CR)
Bir bütün olmusken bile, rüzgarin aramizda dans edebilecegi bir bosluk hayal-et-meli.
Even in unity, imagine a space that wind can dance in between.

Creation=Coincidence (CR=CO)
Rastlanti her insanin sahip oldugu sonsuz olasiligin ortaya çikabilecegi anin büyüsünü tasir.
Coincidence is the magic of the moment which enables the infinite possibilities of inspiration present in every individual.

Coincidence=Attitude (CO=A)
Tek elin alkis sesi, sans eseri bir aynanin yanindan geçiyorsaniz duyulabilir.
The sound of one hand clapping can be heard by someone lucky enough to be walking by a mirror.


Attitude=Kop-Art (A=K-A)
Yaraticiligin elçileri sanat ve hayat arasindaki engelleri tanimaz
The prophets of creativity recognize no obstacles between art and life.

12 Nisan 2010 Pazartesi

SİSLER ARASINDA


Gerçek nedir? Gerçek neye göre kim e göre hesaplanır, ölçülüp biçilir ? İdeal olan mı aslında gerçek olan yoksa reel dediğimiz mi gerçeğin kendisi ? Gerçeğin gerçekten gerçek olduğuna kim karar veriyor? Yaşıyor muyum yoksa bir karakter miyim bu dünya da ? Düşündüklerim gerçekten benim beynimden geçenler mi yoksa beynimden geçirtilmiş düşüncelerle kandırılıyor muyum ? Descartes’ in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüne inanmam mı gerekiyor ? Peki inanç nedir neye inanmak gerekir bu duygunun kaynağı nereden geliyor içime ? Bu beden aslında benim mi ruh diye bir şey var mı ? ve daha nice nice sorular geliyor aklıma tek bir soru sormak yeterli aslında geriden gelen her soru onun cevabından türüyor aklımda. Miguel De Unamuno’nun Sis kitabını okurken bir çok soru geçti aklımdan sorgulayıcı kendini, çevreni sorgulatıcı bir çok şey var içerisinde ancak görebilene münasır şekliyle. Kitap insana varlığını, inancını, düşüncesini, tanrıyı, bedenini, gerçeği sorgulatıyor.
Unamuno kitabında bir çok şeyi kendince sorgularken bizede sorgulatıyor bunlardan biriside nasıl bir yaşam sürdürdüğümüz üzerine. Bir anlamı var mı yaşamamızın bir çaba içerisindemiyiz yaşam adına bizlere bunu sorgulatırken aynı zamanda da kendisi de sorguluyor ve bunu Augusto karakteri üzerinden yapıyor. Augusto içerisine kapanık bir yaşam sürmekteyken onun yaşamının ne kadar boş oldugunu farkettiren bir sülüetin ardından kendisini ve yaşamının farkına varmasıyla herşeyi sorgulamaya başlıyor. Hiçlik duygularına bürünmüş yaşarken kendini sorgulamaya düşüncelerine ters düşenlerle yüzleşiyor
Şimdi ise hem kitaptan bahsedelim hem sorgulıyalım kendimizi.Kitabın esas vurgulamak istediği noktalardan birisi olan varlığımızla olan varlık felsefesine biraz girmek istiyorum. Varlık felsefesi nedir kitapta nasıl vurgulanmıştır gibi.
Varlık felsefesinin temel konusu varlıktır. Aynı zamanda da bilimin de temel konusudur. Descartesi’in varlık felsefesi üzerine olan düşüncesinde nesneler dünyasının varlığından şüphe ettiğini biliyoruz. Descartes’in sonuçta kendisinden emin olduğu şey, şüphe eden bir varlık olarak kendisinin var olduğudur. Başka bir değişle Descartes, zihinde bazı şeylerin olduğundan ve kendisinin bu şeyleri düşündüğünden emindir. Ancak bu zihindeki şeylerin veya bilinci içerisindekilerin, nesnel bir dünyada karşılığı olduğundan emin değildir. Unamuno’nun Sis kitabındaki Augusto karakteride kendisini sorgulamaktadır. Unamuno’nun yaşattığı bu karakter yaşadığı dünyadaki düşüncelerini, söylemlerini, görüntüsünü kısacası varlığını sorgulamaktadır. Bunun sonucunda da kendi yaratıcısının yanına kadar gitme cesaretini göstermiş ve yapmıştır ancak bunun sonucunda da kendini odakladığı ölümlülük veya ölümsüzlük üzerine kendisiyle, düşünceleriyle ve bunları sözlere dökerken çevresinin söyledikleriyle çelişmiştir. Augusto varlığını sorgularken gittiği yaratıcısının yanında bizlerede Tanrı var mı? sorusunu getiriyor aklımıza bu soruyu kendimize sormadan önce inanç var mı? İnanç nedir ? gibi sorular çıkıyor karşımıza. Bunu sorgularken de din felsefesine bakmamız gerekir. Din felsefesi, basit olarak din üzerine düşünmektir. Bu felsefe disiplinini dinin kendisini, çeşitli görüntü veya biçimlerini, temel kavram ve iddialarını, felsefenin eleştirel, tutarlı, sistemli ve akla uygun incelemesinin konusu haline getirir. Augusto yaratıcısının yanına giderek onu kabul etmiş gibi gözükür ancak yanındayken Unamuno’nun onun aslında kendi yaratısından ibaret olduğunu söylemesiyle başlamıştır Augustonun son safhası Unamuno, Augustoya aslında kurgusal bir yaratık olduğunu, onun yalnızca kendi fantazilerinin ürünü olduğunu, sözde serüvenlerini ve talihsizliklerinin yazdığı öyküyü okuyan okurlarının ürünü olduğunu yalnızca bir roman yada nivola karakteri olduğunu söylemesiyle yaşamının gizemini göstemiş olduğunu düşünürken Augustonun söylediği “gerçekte ne diri ne ölü, var olamayan, kurgusal yaratık ben değilde siz olamayasınız” diyerek bu sefer onun tanrısının kendi varlığını sorgulamasına sebep olur. Burada bende kendimce varlığımdan yada söylemler üzerinden yaratıcımın varlığı üzerine düşünmekteyim. Bunun sonucunda da kendim için şunu söyliyebilirim din felsefesini kendince konu yapan ben dinin temel kurallarını, iddalarını ve tezlerini olduğu gibi kabul edemiyorum. Varlığını ve yaratanını an ve an sorgulayan insanoğlu içerisinde ben bir yandan da şunu farkettim bu dünya bir oyun alanı her dakika bir şeyler yaptığını, yapabileceğini sorgulayan bizler aslında bir kemirgenler dünyasında yaşıyoruz bir birini birşeyler uğruna yiyip bitiren ancak elinde eninde sonunda hiç bir şey olmayan olduğunu ve birşeyler başardığını sanan kısır dönğüde yaşıyan bir hemstır gibi koşturup duran bir yerlere varıcağını bir şeylerini elde edebiliceğini hatta elde ettiğini sanan varlıklarız aslında varmıyız yokmuyuz bilmediğimiz bilemiyeceğimiz bir yaşam yada onun gibi adı konulamamış düşündükçe de konulamayan bir yerdeyiz kitaptaki karakter olan Augusto gibi sonunda ölmeyi tercih de edebiliriz yada bekleyip zamanı gelince öldü dedirtebiliriz arkamızda kalan karakterlere.
Augusto kedisini sorgularken yukarıda da aklıma gelmiş olan birkaç sorunun cevabını kendisince vermiş ve sonunda da ölmüştür veya öldürtülmüştür.


Miguel De Unamuno- Sis kitabından faydalanılmıştır.

7 Nisan 2010 Çarşamba

AÇIK ŞEHİR İSTANBUL'A DAİR

 Açık Şehir: Akışkandır, Açık Şehir: Değiş tokuştur, Açık Şehir: Evinizdir, Açık Şehir: Öğrenmektir, Açık Şehir: Sizindir


Açık şehir İstanbul sergisi hakkında biraz bilgi vermek isterim öncelikle. Küratörlüğünü Philipp Missewitz ve Can Altay'ın yapmış olduğu, 4. Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali  ( IABR) sergisinde sığınma, mimarlar, plancılar, sanatçılar ve aktivistlerden gelen eleştirel projeler ve konumlarla fazlasıyla çarpıcı ve bilgi aktaran bir segi olarak 12 Mart- 9 Mayıs 2010 tarihleri arasında Tütün Deposunda izleyicilerini beklemekte. Serginin içerisinde bir çok çarpıcı ve dikkat çeken işler var ben size sadece birisinde bahsediyim geriside size kalmış olsun.
"KENT ADALARI Yeni Bir Mekansal Düzeni Haritalamak"  başlığı altında Rusya/ Moskova ve Türkiye/ İstanbul' da yapılmış olan kentlerin zaman içerisindeki tahribatı üzerine dökümantasyonel araştırmanın gözler önüne serildiği çarpıcı bir iş. Kent Adaları günümüz kentini çoğunlukla küreselleşmenin baskısı altında mekânsal ve kültürel farklılığını kaybetmekte olan bir mekân olarak betimliyor: içinde metaların, insanların ve bilginin bir taraftan öbür tarafa dolaştığı " akışkan bir mekân ". Fakat bu alışılmış akışkanlık imgesinin aksine, kentleşme giderek daha fazla parçalanma ve kendini tecrit etme eğilimleri tarafından şekillendiriliyor.  Bir taraftan metropoldeki gelişi güzellikten ve belirsizlikten gönüllü olarak uzaklaşmak istiyenlere ayrılmış alanlar var: alışveriş merkezleri, kongre merkezleri, sadece iş yerlerinin bulunduğu semtler, trustik yerler, eğlence parkları, araştırma merkezleri, güvenlikli siteler ve kendini tecrit etmek amacıyla tasarlanmış tüm diğer yerler. Diğer yanda metropolden zorla dışlananlara ayrılmış alanlar var: varoşlar, gettolar, mülteci kampları, işçi kampları, gözaltı kampları ve benzeri.Kent Adaları kendsine Türkiye'de Gülsuyu/ Gülensu, ve Göktürk' ü, Rusya'da ise Pokrovksy Hills ve Usovo'yu kendi derdine rehber atamış. İstanbul'da ve Moskovo'da rehber olarak seçilmiş bu alanların nasıl tahrip edildiği. Tahribatın yapılırken insanların metropolün göbeğinde yaşadığı ve kaçmak istediği herşeyi zamanla yine peşinden nasıl getirdiğini gözler önüne seriyor. Aslında bu kısır döngü ile hiç bir yere varılamacağını her bir yanın betonerme olmasına uğraşılmasındansa insanların artık homojen olmalarını savaşmalarının anlamsız olduğunu vurgulayan çarpıcı işlerden sadecce bir tanesi.

Sergi mekanı: DEPO/ Tütün Deposu
ziyaret saatleri: Salı- Pazar / 11:00- 19.00
(Pazartesileri Kapalıdır.)
http://www.depoistanbul.net/

SaturDox / Belgesel Buluşmaları

DEPO- DOCUMENTARIST aracılığıyla....

etkinlikleriyle belgesel alanında önemli bir alanı dolduran DOCUMENTARIST, DEPO ile işbirliği sonucunda 9 Ocak 2010'dan itibaren iki haftada bir cumartesi günleri belgesel gösterimleri düzenliyor. Belgesel Buluşmaları / SaturDox başlığı altında  gerçekleşen gösterimlere, filmin temasıyla ilgili bir uzman veya akademisyenin sunumu eşlik ediyor. Filmler, DOCUMENTARIST 'in arşivinde yer alan dünya belgesel sinemasının nitelikli örnekleri arasından seçiliyor, ayrıca yerli belgeselcilerin filmlerinede yer veriliyor.
Belgesel Buluşmaları'nın ilk 6 aylık programın nisan ayının ortasından sonraki gösterimleri söyle:

17 Nisan 2010- 19:00
Başkana Mektuplar
 Petr Lom, Kanada, İran 2009  74'

Söyleşi: Yüksel Taşkın ( Marmara Üniv., Uluslararası İlişkiler )

İran'da her yıl neredeyse 10 milyon kişi, ümitlerini Ahmedinejad'a yazdıkları mektuplara bağlıyor. Mektuplar üzerinden başkana seslenen herkese söz hakkı veren film, halk arasına yaptığı popülist ziyaretlerinde Ahmedinejad'a eşlik ediyor ve İran'da  siyasete dair nihai bir yargıya varmanın zorluğuna dikkat çekiyor.

1 Mayıs 2010- 19:00
Mirasçılar
Eugenio Polgovsky, Meksika 2008 90'

Söyleşi: Aslı Odman ( Bilgi Üniv. Tarih Bölümü )

Meksika kırsalında, çocuklar erken yaşta çalışmaya başlar. " Mirascılar", onların yaşamlarının ve hayatta kalmak için verdikleri gündelik mücadelenin bir portresini çiziyor. Tarlada çalışan, heykel yapan, hayvan otlatan, kumaş dokuyan, kardeşlerine bakan, su taşıyan, domates, biber, mısır toplayan ve diğer pek çok işte emek veren çocuklar...

15 Mayıs 2010- 19:00
Grozni Rüyası
Mario Casella, Fulvio  Mariani, İsviçre, 2008, 95'

Söyleşi: Ayşe Tütüncü (Müzisyen)

Çeşitli Kafkas cumhuriyetlerinden gelen müzisyenler ve ortak bir düşü paylaşan orkestra şefinden oluşan bir oda orkestrası, bu cehennem bölgesinde bir turneye çıkacak ve barış içerisinde yaşamanın mümkün olduğunu kanıtlayacaktır. Turnenin son durağı, Grozni'deki bir konserdir. Acaba, bunu başarabilecekler mi ?

29 Mayıs 2010- 19:00
Kör Aşıklar
Juraj Lehotsky, Slovakya, 2008, 77'

Söyleşi: Nazmiye Güçlü (Yazar)

Aşk bazen uysal, bazen aptalca, hatta kör olabilir... Hayatın gerçek anlamını bulmak, görenler için hiçte kolay değildir. Peki, bu körler için daha mı zordur? Körlerin 'görüş'leri, genelde saf, doğru ve çoğu zamanda espirilidir. İşte bu bakış, mutluluğun anlamına yeni boyutlar katar.

12 Haziran 2010- 19:00
İngiliz Cerrah
Geoffrey Smith, İngiltere, 2008, 93'

Söyleşi: Zeki Kılıçaslan (İstanbul Tıp Fakültesi)

İngiliz cerrah Hanry Marsh, 1990'ların başında Kiev'deki KGB hastanesini ilk kez ziyaret ettiğinde, gördükleri karşısında dehşete kapılmıştı. Hastalar bakımsızlıktan en basit tümorler yüzünden bile ölüyorlardı. Smith'in sıradışı belgeseli, toplum kurallarını hiçe sayan bu beyin cerrahını Ukrayna'ya yaptığı son yolculuğunda izliyor.

26 Haziran 2010- 19: 00
Kaynak
Martin Marecek, Çek Cumhuriyeti, 2005, 75'

Söyleşi: Hakan Güneş ( İst. Üniv. Uluslararası İlişkiler)

Azerbeycan'ın başkenti Bakü, dünyanın ilk petrol kuyusu bölgesi. Bir yanda BP misali büyük petrol şirketleri, bir yanda kendi kesesini dolduran hükümet..." Kaynak", boru hattının sıradan Azerbeycan halkı için ne anlama geldiğinin izini sürüyor. ' Sıvı Altın' bu belalı ülke için bir nimetten ziyade bir lanet midir ?



http://www.depoistanbul.net/ / http://www.documentarist.org/

30 Mart 2010 Salı

Nezaket Ekici

Temsilde Huzursuzluk "Madonna"
    1970 Kırşehir doğumlu olan sanaçı  1973’den bu yana Almanya’da  yaşamaktadır.  Şuan Berlin ve Stuttgart’ta çalışmalarını sürdürmekte olan sanatçıyı Türkiye’de ise 2005 yılında ilk defa Beral Madra sayesinde tanıdık.
    Türkiye’ye ilk gelmesinin ardından bir çok kez çalışmalar için gelmiş olan sanatçıyı ilk olarak Siemens Sanat çatısı altında Temsilde Huzursuzluk projesine katılmamla tanıştım ve kendisine olan hayranlıgım bir kat daha arttı. Sanatçı kimliğinin yanı sıra süper bir insan olan Nezaket Ekici iki kültür arasındaki temsileyetin kendisi gibi.
    Aslen Türk olan sanatçı Almanya’da büyümüş ve ordadaki göçmen Türkler arasında türkçesinide geliştirmiş. Türkiyede bir çok aksiliklerle karşılaşan sanatçı hiç beklenmedik bir şekilde ilmin ve bilimin ışıkları altında geleceğe yön verebilicek kişilerin yetiştirildiği Konya Selçuk Üniversitesi’nde sempoyuma davet edilip sonrada yanlışlıkla çağrıldıgını işlerinin konsepte uygun olamadığının iddası ile sansürlenerek reddedilmesi bir rezalet olsa da yaşadığı her türlü aksiliğe rağmen Türkiye’ye geliyor.
Sosyal,politik, kültürel bir çok konuyu işlerine yansıtmakta olan Nezaket Ekici ile enteresan ve samimi bir ropotaj yapma sansını da yakaladım. Şuan Amerika’da çalışma yapmak üzere bulunan sanatçı konuşmamız esnasında ise Almanya’da idi. Nezaket Ekici ile internet üzerinden skype ile röportaj yapmak üzere anlaşmamızın ardından internetin gazabına ugrayarak telefonla görüşmemizi gerçekleştirdik. Bir çok ülkeden davet alan sanatçı Türkiye’de neler olup bittiğinin merakı içerisinde ve gelicek aylarda bir çok proje gerçekleştirmek için tekrardan Türkiye’ye gelmeyi planlıyor. Haziran ayında Derya Yücel ile bir çalışma yapmak üzere hazırlıkta olduğunu ve Mardin Bienaline davet edildiğinin bilgisini edinmenin gururu ile bunuda sizlere söylüyorum. Umarım bir aksilik olmaz ve kendisini tekrardan Türkiye’de görme lütfuna erişiriz.
 Sanatçı ile gerçekleştirdiğimiz sıcak sohbetin detaylarına gelicek olursam söyle başlaya bilirim ;

F.G : 24 saat sanatla yaşıyorsunuz bir çok sanat dalıyla ilgilenmişsiniz ve bedeninizi kullanarak kendinizi ifade etmeyi benimsemişsiniz. Bunun sonucunda da Marina Abromovidh ile çalışmışsınız. Onu 4 yıl boyunca öğrencisi olabilmek için beklemişsiniz neden Marina Abromovich ?

N.E : Almanya’da bir çok sanatçı vardı performans la ilgilenen ancak bir tek Marina Abromovich vardı eğitimini veren bu yüzden onu bekledim.

F.G : İki kültür içerisinde yaşıyorsunuz ve bunun iyi veya kötü olan yanlarını yaşıyorsunuz. Ayasofya’da yapmak istediğiniz “Beyaz Parlak” performansı için 6 ay müthiş bir kadroyla çalışmışsınız ancak netice istediğiniz gibi olmamış. Peki “Beyaz Parlak” performansını başka bir yerde gerçekleştirdiniz mi ?

N.E : Evet. 2009 yılında Almanya’da bir müzede gerçekleştirdim. Ayasofya’yı sadece kitaplardan biliyorken 2005 yılında Türkiye’ye gelmemle gördüm ve burası ile ilgli bir proje hazılamaya başladım 6 ay çok ugraştım ve verilen cevabı aklım almıyor. Hiçbir problem olmiyacaktı yapıya hiç zarar verilmiyecekti. Ama tekrardan bir dosya hazırlamak ve Ayasofya’da bu performansı yapmak istiyorum.

F.G : Sürekli üreten birisiniz 100ü aşkın performansınız var beyninizde ışık yakan herşey üzerine performans yaparak bunu anlatmaya aktarmaya çalışıyorsunuz. Peki kendinizi neler üzerinden ifade etmeyi benimsiyorsunuz ?

N.E : Bazen iki kültür arası, bazen politik farketmiyor.Herşeye karşı açık bir yapım var. Herşeyden iş üreten birisiyim benim iki kültürden gelmiş olmamın bir önemi yok aslında önemli olan yapmış oldugun sanat aktarmak istediklerim.

F.G : Türkiye’de perfotmans sanatı son yıllarda çok popüler olamaya başladı. Bence anlamınıda yeni yeni buluyor. Sizce performans sanatı nedir kısaca bir tanımlayabilirmisiniz ?

N.E : En güzel ve en zor sanat. Benim için insan yani seyirci olması gerekiyor düşüncemi aktarabilmem için, mekan gerekiyor, zaman içinde zaman ve düşünce gerekiyor ve benim olmam gerekiyor ve en önemliside  bu 4 noktanın bir araya gelmesi gerekiyor. Ben ruhsalımla bedenimle orda olmam ve seyircinin olması çok önemli o zaman yaptıgım şey gerçek anlamını buluyor.

F.G : Yaptığınız her performansın sonucunda bir enstelasyon oluşuyor peki bu o performansın kendisimi yoksa başka bir anlam mı içeriyor ?

N.E : Yaptığım performanslar sonucunda enstelasyon oluşması tercihimdir ancak bazen ortaya video bazende fotograflarla dökümanyasyon olarak seyirci karşısında kalıyor. Yapmış olduğum performanslar sonucunda çıkan enstelasyonlar başlı başına başka bir şeyi ifade ediyor çünkü performans esnasındaki süreçte mekan değişiyor, materyaller değişiyor, zaman değişiyor herşey değişiyor geride bir tek sabit kalan bedenim oluyor. Ve sonunda ortaya çıkan başlı başına bir sanat eseri oluyor.

F.G : Herşey için çok teşekkür edrim.

N.E : Ben teşekkür edrim. Yazını merakla bekliyorum.

13 Ocak 2010 Çarşamba

SANAT: İDEALE DUYULAN ÖZLEM

Andrey Tarkovski’nin günümüz sanatıyla ilgili olan düşüncelerine geçmeden önce en azından kısaca kavramamız gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Sanattan kısaca bahsetmem gerektiği hissiyatına kapılıyorum bugün için sanatın "duygusal ve düşünsel etkileme gücü"ne sahip oluşu daha belirleyicidir denilebilir. Bu anlayışa ise en uygun tanımı yapan Thomas Munro'ya göre; "sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir." Sanat güzel olan her şeyle uğraşır denilmektedir. Aslında güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir. Hegel'e göre sanat; “sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.” Diyor. Marks'a göre ise; “yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.” Tarkovski ise sanatın tüketilen bir şey olduğunu ve bunun 20. yüzyıldaki sanat ve kitle ilişkisinin özünü belirlemekte olduğunu söylemektedir. Tüketilen tanımlamasını doğru bir şekilde söylemiş bulunuyor Tarkovski çünkü 20. yüzyılda artık sanat insanlara güzel olanı vermekte değil insanların karşısına konulan sanat eserinin pekte bir önemi yok insanlara o sanat eseriyle aktarılmak istenen düşüncenin önemi vardır bu yüzdendir ki sanatçılar yaptıkları yapıtların anlaşılmasından yana değil yapıttan çok altında yatan özünün fark edilmesi anlaşılması ve araştırılmasından yanadır. İnsanların gözüne değil beynine hitap eden sanat vardır ve artık önemli olanda budur diyebiliriz. Tarkovski de şu paragraflarıyla düşüncemi destekler nitelikte söylemleri vardır.
“ Ne olursa olsun , yalnızca bir meta olarak ‘tüketilmek’ istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının  anlamını açıklamak göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya getirmelidir.
En genelinden başlayacak olursak. Bence sanatın hiç tartışılmayacak işlevlerinden biri, bilgilenme düşüncesidir; bir sarsıntı, bir katharsis şekline bürünen etkidir.”
Tarkovski kitabında günümüz sanatının yanı sıra sanat ile ilgili bir çok konuya da değinmiştir. Bunlardan birisi de sanat ile bilim üzerinedir. Tarkovski’ ye göre “ İnsan sanatta gerçeği, öznel deneyimler sonucu sahiplenir. Bilimdeyse insan bilgisi, sonu olmayan merdivenin basamaklarını tırmanır ve atılan her adımla dünya hakkındaki bilgiler yerini yenilerine bırakır. Demek ki bu, nesnel ayrıntıların bilgisine dayanarak birbiri üstüne, inşa edilen kavrayışların basamak basamak yükselen yoludur.”
Bilim ile sanat arasında keskin farklar vardır ancak buna karşın en belirgin ortak yönlerinden biriside “insandır.” Bilim mantığa yönelik çalışmalarda bulunur ancak buna karşın sanat ise öyle değildir sanat duygulara yöneliktir hissedilebilen bir etki olmasını, duygusal bir sarsıntı yaratmayı ve kabul görmeyi beklemektedir. Sanat bilimdeki gibi katı kurallardan çok sanatçılarca iletilmek istenen bilgiyi ve enerjiyi kabul etmelerini bekler.
Şöyle bir durumda vardır bilim için her yeni şey bir öncekinin yerini almakta ise sanat için bu daha faklıdır sanat için bunu söyleyemeyiz sanat için her yeni şey sanatçının topluma kattığı her yeni bilgi bir öncekinin yerini almak yerine onu tamamlamaktadır, belki fikirler ve anlatımlar birbiri ile çelişir ancak hiçbir koşulda biri bir diğerinin yerini dolduramaz.



Sanatçıya her insan gibi düşünmenin yanı sıra yaratma yeteneği düşündüğünü gözler önüne serme, sergileme, irdeleme, irdeletme özelliği verilmiştir ve bu özelliğini de kullanmaktadır sanatçı çünkü düşünce akılda kalır ve silinir bunu somutlaştırmak ise kalıcıdır. Sanatçı bir sanat eseri yaratmak için düşünce akımını beklemez çünkü zaten dünya onundur dünyayı tanımlamaya çalışmaz.
“ Bir sanatçının konusunu aradığını söylemek yanlış olur. Konu onun içinde tıpkı bir tohum gibi olgunlaşır ve şekillendirilmeyi bekler. Şu farkla ki şairin elinde gurur duyacağı hiçbir şey yoktur. Sanatçı, durumun hâkimi değil hizmetkarıdır. Yaratıcılık, onun için yegâne var olmuş biçimdir ve yarattığı her eser, onun için gönüllü olarak kaçamayacağı bir eylemdir. Belirli, tutarlı adımların gerekliliği ve içerdikleri düzen konusunda bir duyarlılık geliştirebilmek ancak ideale duyulan inançla mümkündür; ancak ve ancak inanç görüntüler sistemini (hayatın sistemi diye okunmalı) destekler."



Dünyadır sanatçının konusu dünya, insanlar, düzen, düzensizlik, karmaşa, kargaşa, … v.s sanatçı bunlarla içindekileri büyütür derdidir sanatçının bunlar olan biten her şey volkan gibi patlama yaratır beyninde her şey ve sonucunda ise yaratıcılığıyla boşaltır içindekileri sözlere döker beklide anlatır anlattırır anlamaya ve anlaşılmaya çalışır bir yerde.



Bunlara karşın sanatçı bir şeyleri açıklığa kavuşturmaya çalışsa bile bu pekte mümkün olmamaktadır. Bunun üzerine Goethe, “ Sanat eseri yargılanmaya ne kadar kapalıysa o kadar değerlidir,” demiştir. Bir baş yapıt, bir sanat eseri kendi içerisinde bir mekânı barındırır ve işte burada başlar belkide her şey o mekân içerisine girmekle anlamaktadır. Sanatçı da bir başka sanatçının mekânını algılamada zorluk çekebilir. Çünkü diğer insanlardan farkı yoktur tek farkı diğer insanlar gibi algılamaya çalışmanın yanı sıra görüntülerle düşünebilmesi ve kendisini izleyicilerden farklı olarak dünya görüşünü bu görüntüler yardımıyla anlatabilir. Sanatçılar sayesinde izleyicilere anlatılmak istenen yeterince algılanmış mıdır ya da biraz olsun anlaşılmış mıdır tartışılır. Ancak sanatçıların düşünceleri üzerinden sanat ile ifade edilmeye çalışılan ideal olanları benimseme yetimiz kuvvetli olsaydı şüphesiz çok daha iyi insanlar olurduk.
Not: Andrey Tarkovski'nin Mühürlenmiş Zaman kitabından faydalanılmıştır.