21 Haziran 2010 Pazartesi
İSTANBUL MODERN SANAT MÜZESİ
İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucusu Dr. Nejat F. Eczacıbaşı, İstanbul’da daimi bir modern sanat müzesi kurmak üzere 1997 yılında harekete geçtimiş. 2001 yılında 8. İstanbul Bienali’nin, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi'nin yanında yer alan dört numaralı gümrük antreposunu ana mekânı olarak kullanmasının ardından mekanın bu İstanbul Modern Sanat Müzesi mekanı olmaya en müsayit yer olduğu kanısına vardıktan sonra. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan alanın daimi olarak kullanılmasını onayladıktan sonra, müze projesinin önündeki ana engel kalkmış oldu. T.C. Denizcilik İşletmeleri için kuru yük antreposu olarak inşa edilmiş olan 8000 m2’lik bina, modern bir müzeye dönüştürülmek üzere harekete geçilmiş. İsatanbul Modern müzesi, İstanbul Boğazı'nın Haliç’i çevreleyen bölgesinde, binlerce yıl boyunca doğal bir liman işlevi görerek kenti, dünya üzerindeki diğer ticaret ve kültür merkezleriyle birleştiren.13. Yüzyıl’dan bu yana, çeşitli Latin kolonileri bu bölgede liman kurmaya özendiren Avrupa’dan gelen gemilerin ana limanı haline gelmiş olan önemli bir yerde konumlanmış Avrupa’dan Asya’ya kaşı bakan önemli bir yerde konumlanmıştır. İstanbul Modern Sanat Müzesi, Türkiye’nin sanatsal düşünce tarzını, zekasını ve bakış açısını kitlelere ulaştırmayı ve kültürel kimliğini uluslararası sanat çevresiyle paylaşmayı amaçlayan, disiplinlerarası bir çok aktiviteye ev sahipliği yapan bir çağdaş sanat müzedir.İstanbul Modern bir çok sanat etkinliğine ev sahipliği yapmakta 7’den 70’ e derler ya o misal çocuklar içinde sanat etkinlikleri düzenlenmekte yetişkinler içinde. Müze kendi bünyesinde görülmeye değer bir koleksiyon barındırmasının yanı sıra sürekli olarak değişen sergilerle de izleyicisinin ilgisini düşürmüyor. Şuanda müze içerisinde PASLI SON, “YOL”A ÇIKMAK ve GELENEKTEN ÇAĞDAŞA Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek sergileri yer alıyor aynı zamanda AKLA DÖNÜŞ başlığı altında 8video gösterimi, mayıs ayı sonuna kadar da 6 film gösterimi sergilenmekte olucak. Müzedeki Levent Çalıkoğlunun küratörlüğünü yapmış olduğu GELENEKTEN ÇAĞDAŞA Modern Türk Sanatında Kültürel Bellek sergisi bize geçmişten bugüne Türk sanatının çağdaş sanat ile geleneksel sanat arasındaki geçişi gözler önüne seriyor. Enes Özendes’in küratörlüğünü yapmış olduğu “YOL”A ÇIKMAK sergisindeyse Murat Germen’in yaşamının ona hissettirdiklerini, deneyimlerini, yoldan “yola çıkarak”, yol imgesi ile bağdaştırıp aktarıyor. Yine Enes Özendes’in küratörlüğünü yapmış olduğu PASLI SON sergisi ise bize geçmişimiz ile bugünüzü düşündürtüyor araba mezarlığında Thomas Radbruch’un çekmiş olduğu ustaca fotograflarla zaman içerisinde değişimi bitti sanılanların aslında yeni birer başlangıç olduğunun farkına varmamızı sağlıyor. AKLA DÖNÜŞ video gösterimlerinde ise Man Ray’in 1923 tarihli Le retour à la raison adlı videosundan almakta. Bu gösterim akıl ve dolayısıyla onun olmayışı konusunu; erken dönem gerçeküstü filmlerin belirgin biçimde farklı mantığını; insani konularda kimliğin üstün konumunu; Tanrı vergisi gibi kabul edilen, kişinin kendi kültürünü ve nüfuzunu askerî yöntemlerle dayatma hakkı olarak “aklı” ele almakta. Kısacası her daim takip edilicek sürekli olarak ziyaret edilip görülücek ve takip edilicek bir mekan İsranbul Modern Sanatlar Müzesi.
20 Haziran 2010 Pazar
ÇOK BANEL Mİ ?
Odd Nerdrum, Bok Kayası,2001, Tuval üzerine yağlıboya,193,7*180,34cm
Kiki Smith, Tale, 1992, Balmumu, kökboya, kağıt hamuru, 406,4*58,42*58,42 cm
“Kitsch” kavramı üzerine konuşmak lazım biraz, yoksa bu konu da kendi anlamı gibi çok mu banel? ama önce ögrenmek sonra kavramak gerek. Peki buna yani bu kavrama nerden geldim niye bu kavramı ögrenmek lazım diyorum. Donald Kuspit’in Sanatın sonu kitabını okumamla gelişti bu merak ( Sanatın sonu geldimi onuda bir düşünmek gerek ya negse) ve bu kitapta da örnek verebileceğim Donald Kuspit’inde örnek verdiği iki sanatcının işlerini söyliyeyim “Odd Nerdrum’un Bok Kayası tablosu ve Kiki Smith’in Tale” adlı işleri.
Kitsch kavramının anlamı araştrıldığında Almanca bir terim olmasının yanı sıra Kitsch olanda sıradanlık söz konusudur,görüşleri zenginleştirme ya da geliştirme yönü de yoktur.Kitsch alışılmamış bir durumdan yola çıkmaz;çünkü yenilikten yoksundur. Kibirli ve bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal ve sıkıcı ürünlere gönderme yaparken de kullanılır.
Kitsch kavramı 19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da ortayaçıkmış bir kavramdır. Günümzde de halen bu kavram devam etmektedir. Güzellik anlayışıyla ortaya çıkmış bir kavram olmasınya beraber artık sıradanlaşmış kült olmuş şeylerinde anlamı haline gelmiş olan bu kavram güzelliğinde kült olduğunu göstermekte bize güzellik göreceli olmasına rağmen kült olmuş olan güzelliklerde bazı insanların gözünde igrenç gözükebilir. Sanat piyasasında kitsch kavramı günümüzde halen devam etmekte. Siemens sanatta 2006 yılında açılan “kitsch” sergisinin küratörlüğünü yapan Marcus Graf serginin içeriğini sanat tüketicileri olan bizlerle paylaşırken söyle söylemişti, “Sanatın başlangıcından 19. yüzyılın ortalarına kadar, güzellik kavramı sanat üretiminde belirgin bir öğe olarak büyük bir rol oynadı. Doğayı taklit etmek veya yeniden inşa etmek amacıyla güzellik yaratmak sanatçının temel amacıydı. Ancak, modern sanatın doğuşu ile güzellik kavramı giderek form değiştirdi ama güzellik hâlâ sanatın ve hayatın içsel bir parçası. Güzellik her ne kadar öznel de olsa, bir ölçüye kadar genel geçerlilik talep eden bir yargı. Bu nedenle, güzellik her zaman popüler ve sanatın gündeminde” düşüncemle uyuşan bu sözlerin yanı sıra bunu kanıtlayan bir sergiydi.
Donald Kuspit’in yazmış olduğu bu kitap sanat konusunu ele alan kitaplar arasında da kült olmuş bu kitapta ele almış olduğu kitsch kavramını gözler önüne sererken Odd Nerdrum ve Kiki Smith’in yapıtlarını örnek olarak vermesi ile bu kavrama dikkattimizi çeken yazar kitsch kavramı geçmişte nasılmış, günümüzde nasılmış ı algılamamızı saglıyor. Donald Kuspit bunu sadece bu kavram için yapmıyor sanatın içerdiği bir çok kavram için bizi yada en azından beni düşünmeye sevk ederek farkındalığımızı söylediklerinin gerçektende günümüzde dogru olup olmadığını araştırmamızı sağlıyor. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp demişler. İyi de etmişler =)
Kiki Smith, Tale, 1992, Balmumu, kökboya, kağıt hamuru, 406,4*58,42*58,42 cm
“Kitsch” kavramı üzerine konuşmak lazım biraz, yoksa bu konu da kendi anlamı gibi çok mu banel? ama önce ögrenmek sonra kavramak gerek. Peki buna yani bu kavrama nerden geldim niye bu kavramı ögrenmek lazım diyorum. Donald Kuspit’in Sanatın sonu kitabını okumamla gelişti bu merak ( Sanatın sonu geldimi onuda bir düşünmek gerek ya negse) ve bu kitapta da örnek verebileceğim Donald Kuspit’inde örnek verdiği iki sanatcının işlerini söyliyeyim “Odd Nerdrum’un Bok Kayası tablosu ve Kiki Smith’in Tale” adlı işleri.
Kitsch kavramının anlamı araştrıldığında Almanca bir terim olmasının yanı sıra Kitsch olanda sıradanlık söz konusudur,görüşleri zenginleştirme ya da geliştirme yönü de yoktur.Kitsch alışılmamış bir durumdan yola çıkmaz;çünkü yenilikten yoksundur. Kibirli ve bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal ve sıkıcı ürünlere gönderme yaparken de kullanılır.
Kitsch kavramı 19. yüzyılın ikinci yarısında Almanya’da ortayaçıkmış bir kavramdır. Günümzde de halen bu kavram devam etmektedir. Güzellik anlayışıyla ortaya çıkmış bir kavram olmasınya beraber artık sıradanlaşmış kült olmuş şeylerinde anlamı haline gelmiş olan bu kavram güzelliğinde kült olduğunu göstermekte bize güzellik göreceli olmasına rağmen kült olmuş olan güzelliklerde bazı insanların gözünde igrenç gözükebilir. Sanat piyasasında kitsch kavramı günümüzde halen devam etmekte. Siemens sanatta 2006 yılında açılan “kitsch” sergisinin küratörlüğünü yapan Marcus Graf serginin içeriğini sanat tüketicileri olan bizlerle paylaşırken söyle söylemişti, “Sanatın başlangıcından 19. yüzyılın ortalarına kadar, güzellik kavramı sanat üretiminde belirgin bir öğe olarak büyük bir rol oynadı. Doğayı taklit etmek veya yeniden inşa etmek amacıyla güzellik yaratmak sanatçının temel amacıydı. Ancak, modern sanatın doğuşu ile güzellik kavramı giderek form değiştirdi ama güzellik hâlâ sanatın ve hayatın içsel bir parçası. Güzellik her ne kadar öznel de olsa, bir ölçüye kadar genel geçerlilik talep eden bir yargı. Bu nedenle, güzellik her zaman popüler ve sanatın gündeminde” düşüncemle uyuşan bu sözlerin yanı sıra bunu kanıtlayan bir sergiydi.
Donald Kuspit’in yazmış olduğu bu kitap sanat konusunu ele alan kitaplar arasında da kült olmuş bu kitapta ele almış olduğu kitsch kavramını gözler önüne sererken Odd Nerdrum ve Kiki Smith’in yapıtlarını örnek olarak vermesi ile bu kavrama dikkattimizi çeken yazar kitsch kavramı geçmişte nasılmış, günümüzde nasılmış ı algılamamızı saglıyor. Donald Kuspit bunu sadece bu kavram için yapmıyor sanatın içerdiği bir çok kavram için bizi yada en azından beni düşünmeye sevk ederek farkındalığımızı söylediklerinin gerçektende günümüzde dogru olup olmadığını araştırmamızı sağlıyor. Bilmemek değil öğrenmemek ayıp demişler. İyi de etmişler =)
27 Mayıs 2010 Perşembe
KOp-Art'ın işlerinden bir kaçı =)
Süperkadın'ın Hayal-eti
Beni Sen Güzelleştiriyosun
Paper dresses
Divine Trash
Neo- Performans
Dada Bizim Dedemiz
KOP- Art'taaaaaaaaaaaaaaan ALSANA!...
2000 yılından bu yana etkinliklerini sürdüren Kop-Art, çekirdek kadrosu Gamze Fidan, Cansu Aybar, Zeynep Turuthan'dan oluşan İstanbul doğumlu bir sanat kollektifi.
'Tasarım bir bütündür' anlayışıyla, üst-baş'tan, kısa filme (Herşey Çöpe Gider, Beni Sen Güzelleştiriyorsun), fanzinden (Al Sana! katalog, LambDaDa), kavramsal yerleştirmelere (Herşey Çöpe Gider, Divine Trash, Art is Anything, Kop-Art is Me! Neoper4mans, Faster Pussy Cat Kill Kill!, Dada Bizim Dedemiz, Süperkadın'ın Hayal-eti) Osman Productions ve Bang! etkileşimli dillere destan p(art)i sahipliğine kadar pek çok 'iş' yapan Kop-art “ Hayal-et'indeki vizyonu gerçekleştirirken, sokak sanatıyla arkadaş, Dada'yla bozmuş, Pop-art'la sevgilidir..
Dogz Star, Soho, Wasp, Resim ve Heykel Müzesi, Scanbul Projesi, SOS Sanat Devleti, Hafriyat, Rotterdam Post Office, KulturPalast Wedding International derken, Aralık 2006’dan bu yana kendi mekanı Kop-Art’tan Al Sana!’da çok boyutlu külliyatını ve işbirlikçilerini alıcısına sunuyor.
Kop-Art, insanın hiç de 'sanat eseri' olmayan 'eser'ler yaratabileceğinin canlı kanıtı.
Anarşist tavrını ‘çöp’ü ve ‘özgür dönüşümü’ gözbebeği yaparak belli ediyor” diyerek kendilerini tanımlıyorlar. Ve gerçektende öyleler. Kendilerine ait küçücük bir mekanda çöp’e sanat katan enteresan, çılgınca ve özgürce işler üreten bu sanatçılar için moda yada sanat piyasasının göz bebeği haline gelmek, aranan sanatçılar olmak önemli değil. Yaptıkları işlerde kendilerinden hayatlarından birşeyler katarak üretmek, dertlerini anlatmak aktarmak aktarırken de öğretmek farkettirmek önemli onlar için. Yaptıkları işler için “ biz denize bir taş atıyoruz o kadar ondan sonrası denize kalmış minik minik halkalar halinde insanlara ulaşabilmesi önemli bizim için” diyolar. Onlar attıkları bu minik taşların yaratmış olduğu zamanla büyüyen halkaların onlara tekrardan dönmesinden yaptıklarının bir yerlere veya birilerine ulaştığını birilerinin farkındalığını uyandırdırğını gördükçe mutlu oluyorlar. Kendi manifestolarında da bizleri süper bir halka içeriside dolaştıran sanatçılar ayrıca Dada’yı ruhlarının içine kadar özümseyen, dadaist sanatçıların yaptıkları işlerden, söyledikleri sözlerden, şiirlerinden, yaşamdaki amaçlarından, yaşadıkları hayatı fazlasıyla benimsemişlerdir. Yapmış oldukları işlerin aslında öyle çokta büyük bütçelerle çıkmadıgını ancak içerisinde barındırdığı anlamın devasa bir boyutta olduğunu söyliyebilirim. Yapmış oldukları işleri kendi mekanlarında da sergilemeye devam eden minik bir sanat galerisini andıran bir mekan içerisinde varlığını sürdürmekte Kop-art.
Bence sizde Kop-art’ın manifesto halkası içerisinde gezmelisiniz :)
Kop-Art=Fashism (K-A=F)
Sanat araciligiyla trendleri belirleyen sessiz dikte zorbaligini yok et.
Break the tyranny of silent dictatorship which determines the trends by utilizing art.
Fashism=TrendFaker (F=TF)
Es geç, ciddiye alma ve yönlendir!
By-pass, fake and manipulate!
TrendFaker=Zeitgeist (TF=Z)
Yaratici iletisimi her haliyle kullan, sinir tanimadan!
Utilize all forms of creative communication, recognize no borders!
Zeitgeist=Dictator (Z=D)
Dünyanin her yerinde uguldayan bir fisilti DiKKAT!
A whisper is the howl of the ultimate power ATTENTION!
Dictator=Projection (D=P)
Bilinçaltindaki ikonlar bir baskasinin elindeki kalemle çizilir.
Icons of the subconscious are drawn by the pen held in someone else s hand.
Projection=Interaction (P=I)
Kendi gibi olmak ve bunu yansitmak, baskasi ve bilinmeyenle iletisimi kaçinilmaz kilar.
Interaction with the other and the unknown is the inevitable destiny resulting from projection of individuality.
Interaction=Creation (I=CR)
Bir bütün olmusken bile, rüzgarin aramizda dans edebilecegi bir bosluk hayal-et-meli.
Even in unity, imagine a space that wind can dance in between.
Creation=Coincidence (CR=CO)
Rastlanti her insanin sahip oldugu sonsuz olasiligin ortaya çikabilecegi anin büyüsünü tasir.
Coincidence is the magic of the moment which enables the infinite possibilities of inspiration present in every individual.
Coincidence=Attitude (CO=A)
Tek elin alkis sesi, sans eseri bir aynanin yanindan geçiyorsaniz duyulabilir.
The sound of one hand clapping can be heard by someone lucky enough to be walking by a mirror.
Attitude=Kop-Art (A=K-A)
Yaraticiligin elçileri sanat ve hayat arasindaki engelleri tanimaz
The prophets of creativity recognize no obstacles between art and life.
'Tasarım bir bütündür' anlayışıyla, üst-baş'tan, kısa filme (Herşey Çöpe Gider, Beni Sen Güzelleştiriyorsun), fanzinden (Al Sana! katalog, LambDaDa), kavramsal yerleştirmelere (Herşey Çöpe Gider, Divine Trash, Art is Anything, Kop-Art is Me! Neoper4mans, Faster Pussy Cat Kill Kill!, Dada Bizim Dedemiz, Süperkadın'ın Hayal-eti) Osman Productions ve Bang! etkileşimli dillere destan p(art)i sahipliğine kadar pek çok 'iş' yapan Kop-art “ Hayal-et'indeki vizyonu gerçekleştirirken, sokak sanatıyla arkadaş, Dada'yla bozmuş, Pop-art'la sevgilidir..
Dogz Star, Soho, Wasp, Resim ve Heykel Müzesi, Scanbul Projesi, SOS Sanat Devleti, Hafriyat, Rotterdam Post Office, KulturPalast Wedding International derken, Aralık 2006’dan bu yana kendi mekanı Kop-Art’tan Al Sana!’da çok boyutlu külliyatını ve işbirlikçilerini alıcısına sunuyor.
Kop-Art, insanın hiç de 'sanat eseri' olmayan 'eser'ler yaratabileceğinin canlı kanıtı.
Anarşist tavrını ‘çöp’ü ve ‘özgür dönüşümü’ gözbebeği yaparak belli ediyor” diyerek kendilerini tanımlıyorlar. Ve gerçektende öyleler. Kendilerine ait küçücük bir mekanda çöp’e sanat katan enteresan, çılgınca ve özgürce işler üreten bu sanatçılar için moda yada sanat piyasasının göz bebeği haline gelmek, aranan sanatçılar olmak önemli değil. Yaptıkları işlerde kendilerinden hayatlarından birşeyler katarak üretmek, dertlerini anlatmak aktarmak aktarırken de öğretmek farkettirmek önemli onlar için. Yaptıkları işler için “ biz denize bir taş atıyoruz o kadar ondan sonrası denize kalmış minik minik halkalar halinde insanlara ulaşabilmesi önemli bizim için” diyolar. Onlar attıkları bu minik taşların yaratmış olduğu zamanla büyüyen halkaların onlara tekrardan dönmesinden yaptıklarının bir yerlere veya birilerine ulaştığını birilerinin farkındalığını uyandırdırğını gördükçe mutlu oluyorlar. Kendi manifestolarında da bizleri süper bir halka içeriside dolaştıran sanatçılar ayrıca Dada’yı ruhlarının içine kadar özümseyen, dadaist sanatçıların yaptıkları işlerden, söyledikleri sözlerden, şiirlerinden, yaşamdaki amaçlarından, yaşadıkları hayatı fazlasıyla benimsemişlerdir. Yapmış oldukları işlerin aslında öyle çokta büyük bütçelerle çıkmadıgını ancak içerisinde barındırdığı anlamın devasa bir boyutta olduğunu söyliyebilirim. Yapmış oldukları işleri kendi mekanlarında da sergilemeye devam eden minik bir sanat galerisini andıran bir mekan içerisinde varlığını sürdürmekte Kop-art.
Bence sizde Kop-art’ın manifesto halkası içerisinde gezmelisiniz :)
Kop-Art=Fashism (K-A=F)
Sanat araciligiyla trendleri belirleyen sessiz dikte zorbaligini yok et.
Break the tyranny of silent dictatorship which determines the trends by utilizing art.
Fashism=TrendFaker (F=TF)
Es geç, ciddiye alma ve yönlendir!
By-pass, fake and manipulate!
TrendFaker=Zeitgeist (TF=Z)
Yaratici iletisimi her haliyle kullan, sinir tanimadan!
Utilize all forms of creative communication, recognize no borders!
Zeitgeist=Dictator (Z=D)
Dünyanin her yerinde uguldayan bir fisilti DiKKAT!
A whisper is the howl of the ultimate power ATTENTION!
Dictator=Projection (D=P)
Bilinçaltindaki ikonlar bir baskasinin elindeki kalemle çizilir.
Icons of the subconscious are drawn by the pen held in someone else s hand.
Projection=Interaction (P=I)
Kendi gibi olmak ve bunu yansitmak, baskasi ve bilinmeyenle iletisimi kaçinilmaz kilar.
Interaction with the other and the unknown is the inevitable destiny resulting from projection of individuality.
Interaction=Creation (I=CR)
Bir bütün olmusken bile, rüzgarin aramizda dans edebilecegi bir bosluk hayal-et-meli.
Even in unity, imagine a space that wind can dance in between.
Creation=Coincidence (CR=CO)
Rastlanti her insanin sahip oldugu sonsuz olasiligin ortaya çikabilecegi anin büyüsünü tasir.
Coincidence is the magic of the moment which enables the infinite possibilities of inspiration present in every individual.
Coincidence=Attitude (CO=A)
Tek elin alkis sesi, sans eseri bir aynanin yanindan geçiyorsaniz duyulabilir.
The sound of one hand clapping can be heard by someone lucky enough to be walking by a mirror.
Attitude=Kop-Art (A=K-A)
Yaraticiligin elçileri sanat ve hayat arasindaki engelleri tanimaz
The prophets of creativity recognize no obstacles between art and life.
12 Nisan 2010 Pazartesi
SİSLER ARASINDA
Gerçek nedir? Gerçek neye göre kim e göre hesaplanır, ölçülüp biçilir ? İdeal olan mı aslında gerçek olan yoksa reel dediğimiz mi gerçeğin kendisi ? Gerçeğin gerçekten gerçek olduğuna kim karar veriyor? Yaşıyor muyum yoksa bir karakter miyim bu dünya da ? Düşündüklerim gerçekten benim beynimden geçenler mi yoksa beynimden geçirtilmiş düşüncelerle kandırılıyor muyum ? Descartes’ in “Düşünüyorum öyleyse varım” sözüne inanmam mı gerekiyor ? Peki inanç nedir neye inanmak gerekir bu duygunun kaynağı nereden geliyor içime ? Bu beden aslında benim mi ruh diye bir şey var mı ? ve daha nice nice sorular geliyor aklıma tek bir soru sormak yeterli aslında geriden gelen her soru onun cevabından türüyor aklımda. Miguel De Unamuno’nun Sis kitabını okurken bir çok soru geçti aklımdan sorgulayıcı kendini, çevreni sorgulatıcı bir çok şey var içerisinde ancak görebilene münasır şekliyle. Kitap insana varlığını, inancını, düşüncesini, tanrıyı, bedenini, gerçeği sorgulatıyor.
Unamuno kitabında bir çok şeyi kendince sorgularken bizede sorgulatıyor bunlardan biriside nasıl bir yaşam sürdürdüğümüz üzerine. Bir anlamı var mı yaşamamızın bir çaba içerisindemiyiz yaşam adına bizlere bunu sorgulatırken aynı zamanda da kendisi de sorguluyor ve bunu Augusto karakteri üzerinden yapıyor. Augusto içerisine kapanık bir yaşam sürmekteyken onun yaşamının ne kadar boş oldugunu farkettiren bir sülüetin ardından kendisini ve yaşamının farkına varmasıyla herşeyi sorgulamaya başlıyor. Hiçlik duygularına bürünmüş yaşarken kendini sorgulamaya düşüncelerine ters düşenlerle yüzleşiyor
Şimdi ise hem kitaptan bahsedelim hem sorgulıyalım kendimizi.Kitabın esas vurgulamak istediği noktalardan birisi olan varlığımızla olan varlık felsefesine biraz girmek istiyorum. Varlık felsefesi nedir kitapta nasıl vurgulanmıştır gibi.
Varlık felsefesinin temel konusu varlıktır. Aynı zamanda da bilimin de temel konusudur. Descartesi’in varlık felsefesi üzerine olan düşüncesinde nesneler dünyasının varlığından şüphe ettiğini biliyoruz. Descartes’in sonuçta kendisinden emin olduğu şey, şüphe eden bir varlık olarak kendisinin var olduğudur. Başka bir değişle Descartes, zihinde bazı şeylerin olduğundan ve kendisinin bu şeyleri düşündüğünden emindir. Ancak bu zihindeki şeylerin veya bilinci içerisindekilerin, nesnel bir dünyada karşılığı olduğundan emin değildir. Unamuno’nun Sis kitabındaki Augusto karakteride kendisini sorgulamaktadır. Unamuno’nun yaşattığı bu karakter yaşadığı dünyadaki düşüncelerini, söylemlerini, görüntüsünü kısacası varlığını sorgulamaktadır. Bunun sonucunda da kendi yaratıcısının yanına kadar gitme cesaretini göstermiş ve yapmıştır ancak bunun sonucunda da kendini odakladığı ölümlülük veya ölümsüzlük üzerine kendisiyle, düşünceleriyle ve bunları sözlere dökerken çevresinin söyledikleriyle çelişmiştir. Augusto varlığını sorgularken gittiği yaratıcısının yanında bizlerede Tanrı var mı? sorusunu getiriyor aklımıza bu soruyu kendimize sormadan önce inanç var mı? İnanç nedir ? gibi sorular çıkıyor karşımıza. Bunu sorgularken de din felsefesine bakmamız gerekir. Din felsefesi, basit olarak din üzerine düşünmektir. Bu felsefe disiplinini dinin kendisini, çeşitli görüntü veya biçimlerini, temel kavram ve iddialarını, felsefenin eleştirel, tutarlı, sistemli ve akla uygun incelemesinin konusu haline getirir. Augusto yaratıcısının yanına giderek onu kabul etmiş gibi gözükür ancak yanındayken Unamuno’nun onun aslında kendi yaratısından ibaret olduğunu söylemesiyle başlamıştır Augustonun son safhası Unamuno, Augustoya aslında kurgusal bir yaratık olduğunu, onun yalnızca kendi fantazilerinin ürünü olduğunu, sözde serüvenlerini ve talihsizliklerinin yazdığı öyküyü okuyan okurlarının ürünü olduğunu yalnızca bir roman yada nivola karakteri olduğunu söylemesiyle yaşamının gizemini göstemiş olduğunu düşünürken Augustonun söylediği “gerçekte ne diri ne ölü, var olamayan, kurgusal yaratık ben değilde siz olamayasınız” diyerek bu sefer onun tanrısının kendi varlığını sorgulamasına sebep olur. Burada bende kendimce varlığımdan yada söylemler üzerinden yaratıcımın varlığı üzerine düşünmekteyim. Bunun sonucunda da kendim için şunu söyliyebilirim din felsefesini kendince konu yapan ben dinin temel kurallarını, iddalarını ve tezlerini olduğu gibi kabul edemiyorum. Varlığını ve yaratanını an ve an sorgulayan insanoğlu içerisinde ben bir yandan da şunu farkettim bu dünya bir oyun alanı her dakika bir şeyler yaptığını, yapabileceğini sorgulayan bizler aslında bir kemirgenler dünyasında yaşıyoruz bir birini birşeyler uğruna yiyip bitiren ancak elinde eninde sonunda hiç bir şey olmayan olduğunu ve birşeyler başardığını sanan kısır dönğüde yaşıyan bir hemstır gibi koşturup duran bir yerlere varıcağını bir şeylerini elde edebiliceğini hatta elde ettiğini sanan varlıklarız aslında varmıyız yokmuyuz bilmediğimiz bilemiyeceğimiz bir yaşam yada onun gibi adı konulamamış düşündükçe de konulamayan bir yerdeyiz kitaptaki karakter olan Augusto gibi sonunda ölmeyi tercih de edebiliriz yada bekleyip zamanı gelince öldü dedirtebiliriz arkamızda kalan karakterlere.
Augusto kedisini sorgularken yukarıda da aklıma gelmiş olan birkaç sorunun cevabını kendisince vermiş ve sonunda da ölmüştür veya öldürtülmüştür.
Miguel De Unamuno- Sis kitabından faydalanılmıştır.
7 Nisan 2010 Çarşamba
AÇIK ŞEHİR İSTANBUL'A DAİR
Açık Şehir: Akışkandır, Açık Şehir: Değiş tokuştur, Açık Şehir: Evinizdir, Açık Şehir: Öğrenmektir, Açık Şehir: Sizindir
Açık şehir İstanbul sergisi hakkında biraz bilgi vermek isterim öncelikle. Küratörlüğünü Philipp Missewitz ve Can Altay'ın yapmış olduğu, 4. Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali ( IABR) sergisinde sığınma, mimarlar, plancılar, sanatçılar ve aktivistlerden gelen eleştirel projeler ve konumlarla fazlasıyla çarpıcı ve bilgi aktaran bir segi olarak 12 Mart- 9 Mayıs 2010 tarihleri arasında Tütün Deposunda izleyicilerini beklemekte. Serginin içerisinde bir çok çarpıcı ve dikkat çeken işler var ben size sadece birisinde bahsediyim geriside size kalmış olsun.
"KENT ADALARI Yeni Bir Mekansal Düzeni Haritalamak" başlığı altında Rusya/ Moskova ve Türkiye/ İstanbul' da yapılmış olan kentlerin zaman içerisindeki tahribatı üzerine dökümantasyonel araştırmanın gözler önüne serildiği çarpıcı bir iş. Kent Adaları günümüz kentini çoğunlukla küreselleşmenin baskısı altında mekânsal ve kültürel farklılığını kaybetmekte olan bir mekân olarak betimliyor: içinde metaların, insanların ve bilginin bir taraftan öbür tarafa dolaştığı " akışkan bir mekân ". Fakat bu alışılmış akışkanlık imgesinin aksine, kentleşme giderek daha fazla parçalanma ve kendini tecrit etme eğilimleri tarafından şekillendiriliyor. Bir taraftan metropoldeki gelişi güzellikten ve belirsizlikten gönüllü olarak uzaklaşmak istiyenlere ayrılmış alanlar var: alışveriş merkezleri, kongre merkezleri, sadece iş yerlerinin bulunduğu semtler, trustik yerler, eğlence parkları, araştırma merkezleri, güvenlikli siteler ve kendini tecrit etmek amacıyla tasarlanmış tüm diğer yerler. Diğer yanda metropolden zorla dışlananlara ayrılmış alanlar var: varoşlar, gettolar, mülteci kampları, işçi kampları, gözaltı kampları ve benzeri.Kent Adaları kendsine Türkiye'de Gülsuyu/ Gülensu, ve Göktürk' ü, Rusya'da ise Pokrovksy Hills ve Usovo'yu kendi derdine rehber atamış. İstanbul'da ve Moskovo'da rehber olarak seçilmiş bu alanların nasıl tahrip edildiği. Tahribatın yapılırken insanların metropolün göbeğinde yaşadığı ve kaçmak istediği herşeyi zamanla yine peşinden nasıl getirdiğini gözler önüne seriyor. Aslında bu kısır döngü ile hiç bir yere varılamacağını her bir yanın betonerme olmasına uğraşılmasındansa insanların artık homojen olmalarını savaşmalarının anlamsız olduğunu vurgulayan çarpıcı işlerden sadecce bir tanesi.
Sergi mekanı: DEPO/ Tütün Deposu
ziyaret saatleri: Salı- Pazar / 11:00- 19.00
(Pazartesileri Kapalıdır.)
http://www.depoistanbul.net/
Açık şehir İstanbul sergisi hakkında biraz bilgi vermek isterim öncelikle. Küratörlüğünü Philipp Missewitz ve Can Altay'ın yapmış olduğu, 4. Uluslararası Rotterdam Mimarlık Bienali ( IABR) sergisinde sığınma, mimarlar, plancılar, sanatçılar ve aktivistlerden gelen eleştirel projeler ve konumlarla fazlasıyla çarpıcı ve bilgi aktaran bir segi olarak 12 Mart- 9 Mayıs 2010 tarihleri arasında Tütün Deposunda izleyicilerini beklemekte. Serginin içerisinde bir çok çarpıcı ve dikkat çeken işler var ben size sadece birisinde bahsediyim geriside size kalmış olsun.
"KENT ADALARI Yeni Bir Mekansal Düzeni Haritalamak" başlığı altında Rusya/ Moskova ve Türkiye/ İstanbul' da yapılmış olan kentlerin zaman içerisindeki tahribatı üzerine dökümantasyonel araştırmanın gözler önüne serildiği çarpıcı bir iş. Kent Adaları günümüz kentini çoğunlukla küreselleşmenin baskısı altında mekânsal ve kültürel farklılığını kaybetmekte olan bir mekân olarak betimliyor: içinde metaların, insanların ve bilginin bir taraftan öbür tarafa dolaştığı " akışkan bir mekân ". Fakat bu alışılmış akışkanlık imgesinin aksine, kentleşme giderek daha fazla parçalanma ve kendini tecrit etme eğilimleri tarafından şekillendiriliyor. Bir taraftan metropoldeki gelişi güzellikten ve belirsizlikten gönüllü olarak uzaklaşmak istiyenlere ayrılmış alanlar var: alışveriş merkezleri, kongre merkezleri, sadece iş yerlerinin bulunduğu semtler, trustik yerler, eğlence parkları, araştırma merkezleri, güvenlikli siteler ve kendini tecrit etmek amacıyla tasarlanmış tüm diğer yerler. Diğer yanda metropolden zorla dışlananlara ayrılmış alanlar var: varoşlar, gettolar, mülteci kampları, işçi kampları, gözaltı kampları ve benzeri.Kent Adaları kendsine Türkiye'de Gülsuyu/ Gülensu, ve Göktürk' ü, Rusya'da ise Pokrovksy Hills ve Usovo'yu kendi derdine rehber atamış. İstanbul'da ve Moskovo'da rehber olarak seçilmiş bu alanların nasıl tahrip edildiği. Tahribatın yapılırken insanların metropolün göbeğinde yaşadığı ve kaçmak istediği herşeyi zamanla yine peşinden nasıl getirdiğini gözler önüne seriyor. Aslında bu kısır döngü ile hiç bir yere varılamacağını her bir yanın betonerme olmasına uğraşılmasındansa insanların artık homojen olmalarını savaşmalarının anlamsız olduğunu vurgulayan çarpıcı işlerden sadecce bir tanesi.
Sergi mekanı: DEPO/ Tütün Deposu
ziyaret saatleri: Salı- Pazar / 11:00- 19.00
(Pazartesileri Kapalıdır.)
http://www.depoistanbul.net/
SaturDox / Belgesel Buluşmaları
DEPO- DOCUMENTARIST aracılığıyla....
etkinlikleriyle belgesel alanında önemli bir alanı dolduran DOCUMENTARIST, DEPO ile işbirliği sonucunda 9 Ocak 2010'dan itibaren iki haftada bir cumartesi günleri belgesel gösterimleri düzenliyor. Belgesel Buluşmaları / SaturDox başlığı altında gerçekleşen gösterimlere, filmin temasıyla ilgili bir uzman veya akademisyenin sunumu eşlik ediyor. Filmler, DOCUMENTARIST 'in arşivinde yer alan dünya belgesel sinemasının nitelikli örnekleri arasından seçiliyor, ayrıca yerli belgeselcilerin filmlerinede yer veriliyor.
Belgesel Buluşmaları'nın ilk 6 aylık programın nisan ayının ortasından sonraki gösterimleri söyle:
17 Nisan 2010- 19:00
Başkana Mektuplar
Petr Lom, Kanada, İran 2009 74'
Söyleşi: Yüksel Taşkın ( Marmara Üniv., Uluslararası İlişkiler )
İran'da her yıl neredeyse 10 milyon kişi, ümitlerini Ahmedinejad'a yazdıkları mektuplara bağlıyor. Mektuplar üzerinden başkana seslenen herkese söz hakkı veren film, halk arasına yaptığı popülist ziyaretlerinde Ahmedinejad'a eşlik ediyor ve İran'da siyasete dair nihai bir yargıya varmanın zorluğuna dikkat çekiyor.
1 Mayıs 2010- 19:00
Mirasçılar
Eugenio Polgovsky, Meksika 2008 90'
Söyleşi: Aslı Odman ( Bilgi Üniv. Tarih Bölümü )
Meksika kırsalında, çocuklar erken yaşta çalışmaya başlar. " Mirascılar", onların yaşamlarının ve hayatta kalmak için verdikleri gündelik mücadelenin bir portresini çiziyor. Tarlada çalışan, heykel yapan, hayvan otlatan, kumaş dokuyan, kardeşlerine bakan, su taşıyan, domates, biber, mısır toplayan ve diğer pek çok işte emek veren çocuklar...
15 Mayıs 2010- 19:00
Grozni Rüyası
Mario Casella, Fulvio Mariani, İsviçre, 2008, 95'
Söyleşi: Ayşe Tütüncü (Müzisyen)
Çeşitli Kafkas cumhuriyetlerinden gelen müzisyenler ve ortak bir düşü paylaşan orkestra şefinden oluşan bir oda orkestrası, bu cehennem bölgesinde bir turneye çıkacak ve barış içerisinde yaşamanın mümkün olduğunu kanıtlayacaktır. Turnenin son durağı, Grozni'deki bir konserdir. Acaba, bunu başarabilecekler mi ?
29 Mayıs 2010- 19:00
Kör Aşıklar
Juraj Lehotsky, Slovakya, 2008, 77'
Söyleşi: Nazmiye Güçlü (Yazar)
Aşk bazen uysal, bazen aptalca, hatta kör olabilir... Hayatın gerçek anlamını bulmak, görenler için hiçte kolay değildir. Peki, bu körler için daha mı zordur? Körlerin 'görüş'leri, genelde saf, doğru ve çoğu zamanda espirilidir. İşte bu bakış, mutluluğun anlamına yeni boyutlar katar.
12 Haziran 2010- 19:00
İngiliz Cerrah
Geoffrey Smith, İngiltere, 2008, 93'
Söyleşi: Zeki Kılıçaslan (İstanbul Tıp Fakültesi)
İngiliz cerrah Hanry Marsh, 1990'ların başında Kiev'deki KGB hastanesini ilk kez ziyaret ettiğinde, gördükleri karşısında dehşete kapılmıştı. Hastalar bakımsızlıktan en basit tümorler yüzünden bile ölüyorlardı. Smith'in sıradışı belgeseli, toplum kurallarını hiçe sayan bu beyin cerrahını Ukrayna'ya yaptığı son yolculuğunda izliyor.
26 Haziran 2010- 19: 00
Kaynak
Martin Marecek, Çek Cumhuriyeti, 2005, 75'
Söyleşi: Hakan Güneş ( İst. Üniv. Uluslararası İlişkiler)
Azerbeycan'ın başkenti Bakü, dünyanın ilk petrol kuyusu bölgesi. Bir yanda BP misali büyük petrol şirketleri, bir yanda kendi kesesini dolduran hükümet..." Kaynak", boru hattının sıradan Azerbeycan halkı için ne anlama geldiğinin izini sürüyor. ' Sıvı Altın' bu belalı ülke için bir nimetten ziyade bir lanet midir ?
http://www.depoistanbul.net/ / http://www.documentarist.org/
etkinlikleriyle belgesel alanında önemli bir alanı dolduran DOCUMENTARIST, DEPO ile işbirliği sonucunda 9 Ocak 2010'dan itibaren iki haftada bir cumartesi günleri belgesel gösterimleri düzenliyor. Belgesel Buluşmaları / SaturDox başlığı altında gerçekleşen gösterimlere, filmin temasıyla ilgili bir uzman veya akademisyenin sunumu eşlik ediyor. Filmler, DOCUMENTARIST 'in arşivinde yer alan dünya belgesel sinemasının nitelikli örnekleri arasından seçiliyor, ayrıca yerli belgeselcilerin filmlerinede yer veriliyor.
Belgesel Buluşmaları'nın ilk 6 aylık programın nisan ayının ortasından sonraki gösterimleri söyle:
17 Nisan 2010- 19:00
Başkana Mektuplar
Petr Lom, Kanada, İran 2009 74'
Söyleşi: Yüksel Taşkın ( Marmara Üniv., Uluslararası İlişkiler )
İran'da her yıl neredeyse 10 milyon kişi, ümitlerini Ahmedinejad'a yazdıkları mektuplara bağlıyor. Mektuplar üzerinden başkana seslenen herkese söz hakkı veren film, halk arasına yaptığı popülist ziyaretlerinde Ahmedinejad'a eşlik ediyor ve İran'da siyasete dair nihai bir yargıya varmanın zorluğuna dikkat çekiyor.
1 Mayıs 2010- 19:00
Mirasçılar
Eugenio Polgovsky, Meksika 2008 90'
Söyleşi: Aslı Odman ( Bilgi Üniv. Tarih Bölümü )
Meksika kırsalında, çocuklar erken yaşta çalışmaya başlar. " Mirascılar", onların yaşamlarının ve hayatta kalmak için verdikleri gündelik mücadelenin bir portresini çiziyor. Tarlada çalışan, heykel yapan, hayvan otlatan, kumaş dokuyan, kardeşlerine bakan, su taşıyan, domates, biber, mısır toplayan ve diğer pek çok işte emek veren çocuklar...
15 Mayıs 2010- 19:00
Grozni Rüyası
Mario Casella, Fulvio Mariani, İsviçre, 2008, 95'
Söyleşi: Ayşe Tütüncü (Müzisyen)
Çeşitli Kafkas cumhuriyetlerinden gelen müzisyenler ve ortak bir düşü paylaşan orkestra şefinden oluşan bir oda orkestrası, bu cehennem bölgesinde bir turneye çıkacak ve barış içerisinde yaşamanın mümkün olduğunu kanıtlayacaktır. Turnenin son durağı, Grozni'deki bir konserdir. Acaba, bunu başarabilecekler mi ?
29 Mayıs 2010- 19:00
Kör Aşıklar
Juraj Lehotsky, Slovakya, 2008, 77'
Söyleşi: Nazmiye Güçlü (Yazar)
Aşk bazen uysal, bazen aptalca, hatta kör olabilir... Hayatın gerçek anlamını bulmak, görenler için hiçte kolay değildir. Peki, bu körler için daha mı zordur? Körlerin 'görüş'leri, genelde saf, doğru ve çoğu zamanda espirilidir. İşte bu bakış, mutluluğun anlamına yeni boyutlar katar.
12 Haziran 2010- 19:00
İngiliz Cerrah
Geoffrey Smith, İngiltere, 2008, 93'
Söyleşi: Zeki Kılıçaslan (İstanbul Tıp Fakültesi)
İngiliz cerrah Hanry Marsh, 1990'ların başında Kiev'deki KGB hastanesini ilk kez ziyaret ettiğinde, gördükleri karşısında dehşete kapılmıştı. Hastalar bakımsızlıktan en basit tümorler yüzünden bile ölüyorlardı. Smith'in sıradışı belgeseli, toplum kurallarını hiçe sayan bu beyin cerrahını Ukrayna'ya yaptığı son yolculuğunda izliyor.
26 Haziran 2010- 19: 00
Kaynak
Martin Marecek, Çek Cumhuriyeti, 2005, 75'
Söyleşi: Hakan Güneş ( İst. Üniv. Uluslararası İlişkiler)
Azerbeycan'ın başkenti Bakü, dünyanın ilk petrol kuyusu bölgesi. Bir yanda BP misali büyük petrol şirketleri, bir yanda kendi kesesini dolduran hükümet..." Kaynak", boru hattının sıradan Azerbeycan halkı için ne anlama geldiğinin izini sürüyor. ' Sıvı Altın' bu belalı ülke için bir nimetten ziyade bir lanet midir ?
http://www.depoistanbul.net/ / http://www.documentarist.org/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












